Dernek olarak her yıl düzenli olarak organize ettiğimiz Yeşil Kamp’ta bu yıl, mevcut iklim politikalarının ikiyüzlülüğünü, COP31 kapsamında tartışmaya açtık.
“İklim Politikalarının İkiyüzü” başlığıyla düzenlediğimiz Yeşil Kamp, 27-30 Ağustos’ta, Ayvacık Sincap Kamp’ta onlarca kişinin katılımıyla gerçekleşti. 3 gün süren kamp boyunca, her oturumda, ilgili oturuma dair bir bildirge metni yazdık. Aşağıda kamp sonunda ortaya çıkan deklarasyonun Türkçe ve İngilizce versiyonlarını paylaşıyoruz.
Biz Yeşiller Olarak,
Bu sene Antalya’da düzenlenecek olan COP 31 öncesinde BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne ve Paris Anlaşması’na imza atan Türkiye ve diğer ülkelerin iklim değişikliğiyle “mücadele ettikleri” iddiasıyla yürüttüğü politikaların iki yüzlülüğünü ortaya koymak ve iklim adaletine uygun gerçek çözümleri önermek amacıyla 27-30 Ağustos 2026 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz Yeşil Kamp’ta aşağıdaki metni hazırlamış bulunmaktayız.
Kanun koyucuların, karar alıcıların ve kamuoyunun dikkatine saygıyla sunarız:
İklim Kanunu
İklim Kanunu kamunun yararına yazılmalı ve iklimi bugünden koruyabilmemizi sağlayacak hedefleri içermeliydi. Uluslararası düzlemde başarılı iklim kanunlarının olduğunu biliyoruz. TBMM’nin İklim Kanunu adıyla kabul ettiği metnin de onları örnek alması gerekirdi. Herhangi bir salım azaltım hedefi veya net sıfır tarihi içermeyen bir iklim kanunu olamaz. Gerçek bir salım azaltımındansa artıştan azaltım öngören bir Ulusal Katkı Beyanı (NDC) Paris Anlaşması’nı imzalamış bir devletin sorumluluklarını yerine getirmemektedir. Anlaşma hedeflerine uyumlu bir enerji güvenliği yeşil enerji dönüşümüyle mümkünken kanun, madenciliğe herhangi bir sınırlama getirmemenin yanı sıra karbon yutak alanlarının yok edilmesini de engellememektedir. Halbuki, kanunla, son bilimsel verilere bakıldığında kömürden ve nükleerden çok daha ucuz hale gelen yenilenebilir enerji dönüşümü düzenlenmiş olsaydı, karbon emisyonu azaltılacağı gibi enerji fiyatı da düşürülebilecekti.
Enerji
Yenilenebilir enerji potansiyel olarak daha ucuz, temiz, hızlı, yerel ve erişilebilirken nükleer ve kömür enerjisinde neden ısrar edildiğini sorguluyor ve buna karşı çıkıyoruz. Nükleer enerjinin üretiminin bütünsel ele alınması gerektiğini, uranyum madenciliğinden yakıt imalatı ve sevkiyatına, tesisin inşasından atıkların depolanmasına yoğun bir karbon salımına neden olduğunu biliyoruz. Nükleer enerji üretim süreci ve atıklarının ayrı ve yeni bir kolonizasyon yaratması enerji bağımsızlığını sağlamamakta, bağımlığına neden olmaktadır. Nükleer ne karbonsuz ne temizdir. Üstelik iklim değişikliği nedeniyle ısınan deniz ve nehirler nükleer enerjiyi rasyonel bir enerji üretim yöntemi olmaktan çıkarmanın yanında tehlikeli de kılmaktadır.
Kömürlü termik santraller de benzer şekilde dışa bağımlılığa neden olmakta ve karbon salımını artırmanın yanında enerji güvenliğini tehdit etmektedir. Kömür, pahalılığı ve yarattığı diğer sorunlar nedeniyle enerji ihtiyacımıza çözüm olmaktan uzaktır ve her yıl Türkiye’de binlerce kişinin erken ölümüne neden olmaktadır. Bunların yanında, kömürlü termik santraller ormansızlaşmaya neden olarak yutak alanlara da zarar vermektedir. Bu şartlar altında neden hâlâ bir kömürden çıkış tarihimiz olmadığını soruyoruz.
Adil Geçiş
Adil geçiş sadece iklim değişikliğiyle ilgili değil, yoksullukla da ilgili bir konudur. Bu nedenle, bunun şirketlerin kârlılığını öncelemek yerine, sosyal refaha odaklanan bir politika olması gerektiğini hatırlatıyoruz. Şirketlerin dayattığı mevcut hegemonik anlayıştan uzaklaşılması, yeniden bölüşümü düzenleyen ve geniş anlamda refah artışını önceleyen politikaların hayata geçirilmesi gerekir. İşçilerin çalışma koşullarının geliştirildiği, insan onuruna yakışır işlerde çalıştıkları, kimlikleriyle ayrıştırılmadığı, marjinalleştirilmiş grupların merkeze alındığı bir adil geçişin sağlanmasını talep ediyoruz. Adil geçiş politikalarının hazırlığı ve yönetimi işçiler ve yerel toplumla birlikte yürütülmelidir.
Sıfır Atık
Sıfır atık çıkan atığın yönetiminden ibaret olmayan, ortaya hiç atığın çıkmamasını öncelikleyen bir kavramdır. Türkiye’de oluşan atığın yönetimi etkin şekilde yürütülmeli, ancak öncelikle atığın ortaya çıkması engellenmelidir. Ayrıca, mevcut sıfır atık politikalarının Türkiye’nin gerçekliğiyle uyuşmadığının farkındayız. Farklı ülkelerin uyguladığı modellerin bire bir uygulanması çözüm olmaktan uzaktır. Ülkemizin gerçeklerine uygun ve uyumlu bir sıfır atık politikası geliştirilmelidir. Atığın azaltılmasına yönelik ekonomik yükün son tüketicinin değil, üreticilerin üzerine yüklenmesi gerekir.
Atık yakmak çöp üretmenin şekil değiştirmiş halidir. Çöp yakarak hava kirletilmekte, kömürlü termik santrallerden daha fazla karbon emisyonuna sebep olunmakta ve iklim değişikliğini mücadele politikalarına aykırı davranılmaktadır. Türkiye kendi atık yönetimini dahi gerçekleştiremezken dünyanın atığını ithal ederek var olan durumu daha da kötüleştirmekte ve toplumsal ve ekolojik sağlık üzerindeki olumsuz etkiyi artırmaktadır. Sıfır atık ancak atık ithal etmemekle mümkün olabilir.
Gençlik
İklim krizinin yalnız teknik bir sorun olmadığı, toplumsal kesimleri de etkilediği ve bunların başında da gençlerin geldiği bir gerçektir. Çünkü gençler iklim krizine en az neden olan, ancak bu krizden en fazla etkilenmekte ve etkilenecek olan kesimlerden biridir. Bu nedenle, gençlerin iklim krizi ve diğer çevresel sorunlar kapsamında hayatlarına doğrudan ve dolaylı etki edecek karar alma süreçlerine etkili ve anlamlı bir şekilde katılması bir zorunluluktur. Gençler sadece kendilerine dikte edilen politikaları takip etmesi gereken, deneyim hiyerarşisine maruz bırakılabilecek, pasif, niteliksiz bir kesim değil, politika üreten ve çözüm geliştiren, yetkin aktörlerdir. Karar alma mekanizmalarında bulunmaları da en tabii ve meşru haklarıdır. İklim krizinden en çok etkilenen gençlerin iklim politikalarının oluşturulmasına göstermelik şekilde değil, gerçek anlamda katılması ve fırsatlara adil şekilde erişmesi gerekir.
Gençlere başlarına bir şey geleceğinden korkmadıkları, özgürce kendilerini ifade edebildikleri ve diğer anayasal haklarının ihlal edilmediği bir alanın açılması zorunludur. Gençlerin örgütlenme özgürlüğü güvence altına alınmadan iklim değişikliğine karşı anlamlı bir mücadelenin mümkün olmadığını biliyoruz. İklim değişikliğiyle mücadelede gençler geleceğin değil, bugünün öznesidir.
Kaybedecek zamanımız kalmadı!
Sizi, iklim değişikliğiyle mücadele edermiş gibi yapıp eski düzeni devam ettirmeye çalışmaktan vazgeçmeye ve insanı, doğayı ve iklimi önceliklendiren politikaları hayata geçirmeye çağırıyoruz.
COP 31’in iklim değişikliğiyle gerçekten mücadele etmeye başladığımız dönüm noktası olmasını umut ediyoruz.
İklimi değil, sistemi değiştir!
Deklarasyonun pdf versiyonu için tıklayın!
Click on the English version of Declaration!